08.10.09

No part of my compensation… [Kendim için birşey yapıyorsam...]

Posted in Economics at 8:17 am by M. Eray Yucel

Finansal kuruluşların yayımladığı bazı analiz/araştırma notlarının sonunda yer alan şerh cümlesi oldukça ilginç, ilginç olduğu kadar komik, belki bir o kadar da naiv. Notların yazarları, “söz konusu notların hazırlanmasının kendilerine bugüne kadar herhangi bir maddi kazanç sağlamadığı ve gelecekte de sağlamayacağı” şerhini düşüyorlar. Kurumsal bir zorunluluk, kanuni takibata karşı bir şemsiye bu.

Şerh cümlesi ile anlatılmaya çalışılan, analist arkadaşlarımızın yaptıkları analizlerden ve bu analizlerin piyasa etkilerinden nemalanmadıkları, yani analiz yaparken ve sonuçlar türetirken bilimsel/teknik tarafsızlıklarını koruyabildikleri olmalı. İddia edilen bu tarafsızlık sayesinde, analistlerin hazırladığı notları okuyan ve bu notlardan faydalananların müsterih olması sağlanmaya çalışılıyor.

Oysa iddia edilen “nemalanmama” durumu ve “tarafsızlık” ancak muhasebeleştirme bağlamında geçerli olabilir. Kontrol etmek isteyenler biraz uzak bir literatürde doğru cevapları bulabilir, bkz. vergilendirme, vergilerin kanuni etkileri karşısında ekonomik etkileri…

05.23.09

17. Ulusal Yönetim ve Organizasyon Kongresi

Posted in General at 4:26 pm by M. Eray Yucel

Bu yıl Eskişehir* Osmangazi Üniversitesi’nde düzenlenen 17. Ulusal Yönetim ve Organizasyon Kongresi’ne** izleyici olarak katılma şansını buldum. Şansını*** diyorum çünkü:
-Düzenleme kurulu özenli bir çalışma çıkarmıştı.
-Sunumların ortalama kalitesi oldukça tatminkardı.
-Sunulan meta-analitik çalışmalar, bibliyometrik ölçümler (bunlar Türkiye’de nedense azdır) kongrenin geçmişine ilişkin somut bir bilgi sağlıyordu.
-Profesörler hemen her oturumda oldukça yapıcı bir çerçevede, çoğunluğu genç araştırmacılardan oluşan katılımcılara geri bildirimde bulundular.
-Gala yemeğinde profesörlerden oluşan fasıl heyetinin sunduğu müzik ziyafeti unutulmazdı.
Kongre gelecek yıl Çukurova Üniversitesi’nde. İzleyici olarak katılma şansınız varsa atlamamanızı öneririm. Gitmeden önce en azından temel istatistik bilginizi tazelerseniz sunumları daha rahat takip edebilirsiniz.

* Eskişehir’e giderseniz İbis Otel’i, Eskişehir ÇiBörek Evi’ni, Shakespeare Cafe/Bar’ı, Porsuk’ta motor gezisini ilk etapta tavsiye ederim. Zorlamayınız tüm güzellikleri görmek bir-iki güne sığmaz. Ankara’dan gidiyorsanız Yüksek Hızlı Tren (YHT) oldukça işe yarıyor.

** 21-23 Mayıs 2009, Eskişehir.

*** Tanrı korusun, optimist mi oluyorum ne?

10.20.08

Uzlaşma (Konsensus, Consensus)

Posted in Popular Terms at 6:18 pm by M. Eray Yucel

Tüyler ürpertici hale getirilen bir sözcük daha: Uzlaşma. Kültürümüzden uzakta mı kalıyor acaba? Sanırım öyle. Bugün öğrencilerime sosyal refah fonksiyonlarını, sosyal farksızlık eğrilerini, fayda olanakları eğrisini anlattım. Basit grafiksel bir çerçevenin üzerine bindirilmiş kendince derin bir felsefe (!) Etkileyici gibi, ama grafiklerin ince hatları felsefenin ağırlığına dayanmadı, beyaz tahtanın üzerinde kurduğum dünya tasviri çöküverdi aniden.

Ali Galip sordu bir yandan poğaçasını ısırırken, nasıl yani, toplumun tercih yapısı varmış, vay be.. gibisinden bir açılım yaptı. Hımm… Çocuk haklı. Aslında toplumun tercih yapısı dediğimiz şeyin grafikteki saflığında olmadığını, ancak sayısız karar alma zincirlerinin sonuçları üzerinden okunabildiğini, vs. açıklamaya çalıştım. Bir de iyi kalpli diktatör hadisesi var tabii. İktisatın olmazsa olmazı. Oz Büyücüsü nevinden bir adam; belki de kadındır, bilmiyorum.

İşin aslı, bu açıklama gayreti boşa çıkmış olmalı. Çünkü Ali Galip’in yaşadığı ülke uzlaşmaya nüfus cüzdanı vermedi. Uzlaşma bizde turist. Döviz bırakır mı acaba?

10.06.08

Hipotez Testi Her Yerde

Posted in Statistics at 12:38 am by M. Eray Yucel

İlgili bir bölümde eğitim görülüyor ise, ikinci veya üçüncü sınıfta nedendir bilinmez nefretle, tiksintiyle okunan bir istatistik veya ekonometri dersinde geçer hipotez testi tabiri. Pek anlaşılmaz, üzerinde durulmaz, malum bizimki gibi memleketlerde gerçek hayatta işe de yaramaz. (Çalışma soruları: gerçek hayat nedir? işe yaramak nedir?)

Hipotez testlerinde yanlışlama motiviyle hareket edilir. Bir katsayının (veya parametrenin) değeri elinizdeki modele göre belirli bir pozitif değerdir örneğin, veya belli bir reel aralıktadır. Ancak siz işe parametrenin o değerde olduğunu, veya parametrenin sıfırdan farklı olduğunu söyleyerek başlamazsınız. Örneğin x’in y üzerindeki etkisini b katsayısı ile ölçüyor iseniz, ve b’nin kıymet-i harbiyeye sahip olmasını bekliyorsanız, hipoteziniz H0: b=0 şeklinde olacaktır. Alternatifiniz ise H1: b<>0 şeklindedir. Eğer H0′ı reddebiliyorsanız katsayınız sıfırdan anlamlı biçimde farklıdır, teori ile uyuşan birşeyler bulmuşsunuzdur. Ret edebilmek veya edememek ise, tümüyle veri seti ve kullandığınız teknikle ilintilidir. Sınadığınız değerin sıfır olup olmadığını belli bir istatistiksel anlamlılık seviyesinde rapor edersiniz. Bu bana hala Anglo-Saksonların roket bilimi dediği şeylerden biri gibi gelir. Yıllardan beri hayatımı bu işten kazanmama rağmen, tekniğin altında yatan felsefe her defasında sarsıcı bir tecrübe teşkil etmiştir. (Not: Kabul kelimesinin bu kapsamda özellikle kullanılmadığını hatırlatalım. Asla bir hipotezi kabul etmezsiniz. Yapabileceğiniz yegane şey bir hipotezi reddedememektir. Bu da kafidir. Kabul bu alanda kabul gören bir terim değildir.)

Sarsıcıdır çünkü, istatistiksel bir cümlenin içeriği seçilmiş bir belirsizlik düzeyi ve onun işaret ettiği bir güven aralığı içerir. X’in katsayısının değeri şu kadar ihtimalle 1′dir diyebilmek hoştur. Eşdeğer biçimde, kurulabilecek L genişliğindeki reel sayı aralıklarının yüzde 95′i X’in katsayısının 1 değerini içerir denilebilmesi hoştur. Bu pek laubali hoş tabirini kullandığımı görmezden gelerek devam ediniz. Hoşluk veya güzellik ise şuradan gelir: cümlenin içeriği olasılıklarla konuşur ancak cümlenin kendisinin mantıki değeri 1′dir.

Gündelik hayatımızda da hipotez testleri ile yaşar gideriz. Mesela, özgür olmak dediğimiz şey “özgür olmadığımız” hipotezini istatistiksel açıdan yanlışlayabilmemizden başka birşey değildir. Ancak özgür olmadığımıza dair izlerin hayatımızda yaygın yer edinmediğini gördüğümüzde özgür olduğumuzu söyleyebiliriz. Öyle değil mi?

Yasa mı yapıyorsunuz? Özgürlükçü yasa yapamazsınız. Ancak, özgürlükleri sınırlamayan yasa yapabilirsiniz. Zira hayatımızı çevreleyen sayısız kısıt vardır, ve insan kısıtların yokluğunu ödüllendirir, mutlak faydayı artırması umulan şey kısıtların yokluğudur. Örnekleri çoğaltabilirsiniz, buraya alınan sadece ışıldayan bir tanesi.

Mutlak fayda, mutlak özgürlük vb. var mıdır? O da ayrı bir yazının konusu olsun.

Şeffaflık

Posted in Popular Terms at 12:20 am by M. Eray Yucel

Son yılların yükselen terimleri arasında belki de bir numara. Çoğu zaman hesap verebilirlik ile birlikte anılıyor, ancak gerçekten anlaşıldığı meçhul. Özellikle politika üretimi söz konusu olduğunda, bağımsızlık da bu iki terimin hemen yanında yer alıyor. Gelin görün ki, içi boşaltılarak kullanılan bu terimler insanı bir yerden alıp başka bir yere taşımıyor. Kazayla terimleri ve bu terimlerin işaret ettiği çerçeveyi özümseyip uyugulamaya kalkarsanız da saldırıların hedefi oluveriyorsunuz. Gelenekselin, kapalının, kısıtlının dayanılmaz hafifliğine alışmış toplum, kurumsal bağımsızlığı anlayamıyor, sindiremiyor. Tartışma sürüp gidiyor. Keyfiyetin en büyük kurum olduğu bir yerde, kurumsal yönetişim sanki küfürden öte. Böyle gelmiş böyle giderden kaçmak mümkün mü? Yaşayıp görüyoruz işte, tam içindeyiz.

Şeffaflık ile hesap verebilirlik muhteşem bir ikili. Çok anlamlı bir kavramlaştırma örneği. Hesap verebilir olmak için gözlenebilir/izlenebilir olmak lazım. İkincisi olmadan ilki olmuyor. Ancak ilki olursa ikincisi belki olabilir. Bunun için ise bağımsız veya kısmen bağımsız bir iradeden söz edilebiliyor olmalı. Aksi takdirde, ne gözlenecek neyin hesabı sorulacak, pek muğlak.

Şeffaflık deyince, aklıma nedense George Orwell’in 1984′ü geliyor. Roman bir kara ütopya (karşı, karşıt veya ters ütopya, dystopia) olarak kaleme alınmış. 1948′de yazılmış ve geniş bir okuyucu kitlesine ulaşmış. Büyük Birader’in, özelde ülkeyi yöneten partinin içi ve dış çemberleri olmak üzere herkesi bir biçimde izleyebildiği bir teknoloji şebekesinin ortasında geçiyor olaylar. Spoiler yapmadan devam edelim: sistemin enformasyon akışını denetleyen bakanlıkta yöneten tek partinin vaat ettiği fakat yerine getiremediği hedeflere ilişkin her tür eski enformasyon bir daha var olmamacasına sistemden siliniyor, yerlerine yeni versiyonları konuyor. Daha da önemlisi tüm bunlar bilgisayarlara dayalı bir sistemde değil, bizatihi kağıt üzerinde olup bitiyor. Değiştirilen enformasyonu içeren eski yayının düzeltilmiş kopyaları siz daha eski enformasyonu unutmadan kütüphane raflarındaki yerlerini almış oluyor.

Açık ki, artık hatırlanacak bir şey de kalmıyor bu kurgu dahilinde. Zira hatırlanacak şeyin en az bir kanıta ihtiyacı yok mudur? İnsan hafızasının kısırlaştırıldığı bir dünya tasviri.

Orwell romanını bir SSCB alegorisi gibi kurguluyor. Büyük Birader=Stalin denkliği ile başlayan bir matematik kurgulayın aklınızda, romanın politika-mekan örgüsü o nokta etrafında şekilleniyor. 1948′den 1984′ün görünümü olarak lanse edilen güzel bir eser.

1984′ün üzerinden 24 yıl geçti. Dünya kara ütopyanın dehlizlerinde kaybolmadı gibi görünüyor. Yoksa yanılıyor muyuz? Belki de 1984′ün orijinal sonunda herkesin bilgiye tam ve açıklıkla eriştiği bir dünya tasviri vardı, ancak bu tasvir yanıltıcı idi, insanlık tarihinde biriktirilmiş tüm bilgi saniyeler zarfında iletilebiliyordu ama içerikteki kaymalar, kavramların içinin boşaltılmasının önüne geçilemiyordu. İşin özü, belki de, bilgiyi silip yenisiyle değiştirmek maliyet etkin olmadığından, salt kavramları boşaltmak gibi bir üretim tekniğine geçilmiş olamaz mı? 1984′ün orijinalini silen ve sonu yeniden yazarak raflara sürenler pek akıllı olmalılar. En azından, kara ütopyayı satırların arasında yaşatacak kadar akıllı.

Şeffaflık da bu satırların arasında bir yerde kaldı gibi görünüyor.

10.02.08

Peter’s Laws, Article 16

Posted in General at 7:57 pm by M. Eray Yucel

When in doubt: Think!